Her Koşulda Ebeveyn Olmak

Ebeveynlik… Üzerine en çok konuşulan, en çok kutsanan ama belki de sınırları en çok ihlal edilen kavram.

Hayatın içinde binbir türlü hali var. Kimileri için biyolojik bir saatin tıkır tıkır işlemesiyle gelen doğal bir süreç, kimileri için yıllarca süren, umutla beklenen ama kavuşulamayan bir hasret. Kimileri ise çok net bir kararlılıkla bu rolü reddediyor, hayatını başka üretimlerle çoğaltmayı seçiyor. Bir de konuşulması en zor olanı var tabii; toplumun kutsal kabul ettiği bu elbiseyi giydikten sonra, aslında o elbisenin üzerine hiç oturmadığını fark edenler, ebeveynliğin kendi ruhlarına göre olmadığını sessizce kabullenenler…

Yelpaze bu kadar geniş, duygular bu kadar kişisel ve derin olmasına rağmen; toplumun her kesiminin, üzerine söz söylemeye en çok hak gördüğü alan da tuhaf bir şekilde yine burası. Başkasının çocuğuyla kurduğu ilişkiyi eleştirmek, doğrusunu öğretmeye kalkmak ya da çocuk sahibi olmayanları sorgulamak neredeyse toplumsal bir refleks haline gelmiş durumda.

Oysa ebeveynlik, dışarıdan göründüğü gibi tek tip, pürüzsüz ve sadece mutlu aile tablolarından ibaret bir yolculuk değil. Bazen en ideal koşullarda bile zorlanırken, bazen hayatın en sert, en beklenmedik koşulları altında bu rolü sürdürmeye çalışmak gerekebiliyor.

Tıpkı dün yaşadığım deneyimde olduğu gibi…

Demir Parmaklıkların Ardındaki Talep

Beni bu sorgulamaya iten asıl olaya, Kasım ayının o gri günlerinde gelen bir resmi yazıya dönmek istiyorum. Görev yaptığım Çocuk Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ne cezaevinden gelen bir talepti bu. Orada görevli olan öğretmen, mahkumlarla yaptığı çalışmalarda çok kritik bir gözlemde bulunmuştu: Babaların çoğu, çocuklarıyla ilişkilerinde narsist olarak tanımlanabilecek tutumlar sergiliyordu. Yani çocuğu bağımsız bir birey olarak görmekten ziyade, kendisinin bir uzantısı, hapishane koşullarında kendi duygusal ihtiyacını karşılayacak bir araç gibi görme eğilimi…

Bu tespit, aslında dışarıdaki dünyada da sıkça rastladığımız ama dört duvar arasında çok daha keskinleşen bir soruna işaret ediyordu. Bizden beklenen, bu babalara çocuk haklarını ve sağlıklı ebeveyn tutumlarını anlatmamızdı. Çocuk Gelişimi alanında uzman kıymetli bir hocamla yola düştük. Ancak itiraf etmeliyim ki, benim için asıl sınav, sunumu hazırlama aşamasında başlamıştı.

Yargılayan Zihin, Onarmaya Çalışan Kalp

Bilgisayarımın başına oturduğumda kendimi tuhaf bir paradoksun içinde buldum. Normalde yetişkinlerle, öğretmen adayları, öğretmenler ve ebeveynler ile çalışıyorum. Ama bu sefer karşımda duracak olan kitle; toplumun suçlu olarak etiketlediği, dışarıdaki insanların yaşam alanlarını gasp etmiş, güvenliklerini tehdit etmiş, hatta ve hatta başkalarının en temel hakkı olan yaşam haklarını ellerinden almış bireylerden oluşuyordu.

Kendi özgürlüğü kısıtlanmış, temel haklarından mahrum kalmış ve başkalarının haklarını ihlal etmiş bir kitleye, çocuğun haklarını nasıl anlatacaktım?

İçimdeki adalet duygusu ile mesleki sorumluluğum kıyasıya bir savaş halindeydi. Bir yanım onlara duyduğu öfkeyi ve mesafeyi korumak isterken, diğer yanım, ve asıl orada bulunma sebebim, onlara daha iyi bir ebeveyn olmanın yollarını, şefkati anlatmak zorundaydı.

Bu tezatlık, yolda yürürken adımlarımın geri geri gitmesine neden olsa da, kendime sığındığım tek bir gerçek vardı: Çocuklar.

Ben o gün oraya, o yetişkinlerin geçmişlerini aklamaya ya da yaptıklarını görmezden gelmeye gitmiyordum. Ben, onların geride bıraktığı, bu suçların bedelini en ağır şekilde ödeyen o masum çocukların geleceği için gidiyordum. Eğer benim anlatacağım tek bir cümle, o soğuk görüş alanlarında bir çocuğun babasından duyacağı tek bir güzel söze vesile olacaksa, kendi yargılarımı kapıda bırakmak zorundaydım.

Sınıfın Eşitleyici Gücü

Tüm bu ikilemlerin arasında, sığınabileceğim en güvenli limanın yine kendi mesleğim, yani eğitimci kimliğim olduğunu fark ettim. Bir öğretmen sınıfa girdiği andan itibaren; karşısındakinin geçmişini, hatalarını veya sosyal statüsünü değil, sadece öğrenme ihtimalini görür. Fakültede pırıl pırıl öğretmen adaylarıyla ders işlerken nasıl sevgi, saygı ve özenle yaklaşıyorsam; burada da aynısını yapmalıydım.

Kararımı vermiştim. O kapıdan içeri adımımı attığım an, zihnimdeki suçlu etiketlerini dışarıda bırakacaktım. Mahkumları da bir insan olarak görüp, geçmişlerinin ne olduğu beni ilgilendirmeden, öğretmen adaylarına nasıl yaklaşıyorsam onlara da öyle yaklaşacaktım. Çünkü inanıyorum ki; bir insana değerli olduğunu hissettirmeden, ona hiçbir değeri öğretemezsiniz.

Tek Bir Sıfatınız Var

Salona girdiğimde onlarca çift göz üzerimdeydi. Bakışlarda merak vardı, belki biraz savunma, belki de “yine gelip bize ders verecekler” bıkkınlığı… Aramızda sadece fiziksel bir mesafe değil, statülerin yarattığı soğuk bir duvar da vardı. O duvarı yıkmadan, hiçbir bilginin karşı tarafa geçemeyeceğini biliyordum.

Söze şöyle başladım: “Ben Sezen. Hayatın ne getireceğini bilmeyen; yarın sizin yerinizde benim, benim yerimde sizin olmayacağınızın hiçbir garantisi olmadığının farkında olan bir insan olarak buradayım.”

Bu cümle ağzımdan döküldüğü an, salondaki havanın değiştiğini, o gergin bekleyişin yerini dikkatli bir dinleyişe bıraktığını hissettim. Çünkü onlara bir suçlu gibi değil, her an ayağı tökezleyebilecek bir yol arkadaşı gibi seslenmiştim.

Buzlar eridikten sonra, asıl meselemize, yani çocuklara geldik. O gün o salonda yankılanan ve bir anne olarak beni de en derinden sarsan an, gözlerinin içine bakarak kurduğum şu cümleydi:

“Dışarıdaki kimliğiniz ne olursa olsun, çocuğunuzun gözünde tek bir sıfatınız var: BABA.”

Her Koşulda Ebeveyn Olarak Çocuk Hakları

Bu sıfatı taşımak, sadece biyolojik bir bağ değil, aynı zamanda o çocuğun haklarının da bekçisi olmak demektir. Çocuk hakları dediğimiz şey, sadece kalın kitaplarda yazan soğuk maddeler değildir. Hayatın tam içindedir, en basit bir anın içinde gizlidir. Sunumda onlara, hepimizin hayatından tanıdık gelen iki basit senaryo anlattım:

İlk senaryomuz bir akşam yemeği masası… Çocuğunuz uzanırken yanlışlıkla elindeki bardağı düşürüp kırıyor. Zaten gerginsiniz, belki içeridesiniz belki dışarıda, hayat yükü omuzlarınızda. O anki refleksiniz ne oluyor? “Dikkat etsene be sakar!” diye bağırmak mı? Yoksa daha da kötüsü, elinizi kaldırıp fiziksel bir şiddet uygulamak mı?

İşte o bir saniyelik öfke anında, sadece bir bardağın değil, bir çocuğun “şiddetten korunma hakkının” ve “onurunun”da kırıldığını fark etmek zorundayız. Ebeveynlik, o bardak kırıldığında çocuğa “Korkma, sadece bir bardak, gel birlikte toplayalım” diyebilme gücüdür. Çocuğun korkuyla sinmesini değil, güvenle gelişmesini sağlamaktır.

İkinci senaryomuz ise “iletişim” üzerine… Akşam yorgun argınsınız. Çocuğunuz bütün günün heyecanıyla, gözlerinin içi parlayarak size bir şey anlatmaya başlıyor. Belki okulda yaptığı bir resmi, belki arkadaşıyla oynadığı oyunu… Tam o anda, kendi dertlerinizin ağırlığıyla ona dönüp; “Dur şimdi, çok önemli bir işim var” ya da “Şu an sırası mı, benim derdim bana yeter” diyorsunuz.

Bu cümleyle, çocuğun sadece hevesini kırmış olmuyorsunuz. Onun “kendini ifade etme hakkını”, sizin yanınızda hissettiği “güvende olma hakkını” ve en önemlisi “sevilme ve duyulma hakkını” elinden alıyorsunuz.

Ebeveynlik, hele ki zor koşullar altında ebeveynlik, işte bu kritik anlarda gizlidir. Çocuğun üstün yararını gözetmek demek; o an kendi canınız sıkkın olsa bile, o kısıtlı görüş anında ya da akşam yemeğinde onun dünyasına girmeye çalışmak demektir. Kendi öfkenizi veya çaresizliğinizi ona yüklemek yerine, onun güvenli limanı olabilmektir.

Onların Sahibi Değil, Yol Arkadaşıyız

Son olarak şunu unutmamalıyız ki; çocukların dünyaya gelmesine biz vesile oluyoruz ama onların sahibi değiliz. Bizler sadece; onların sağlıklı yetişkinler olmaları ve toplumun refahına katkı sunacak bireyler olarak yetişmeleri sorumluluğuyla, onlara eşlik eden, yol arkadaşlığı yapan rehberleriz.

Her şeyden önce onları insan yerine koyarak, insan onuruna yakışır bir şekilde hem çocuklarımızı hem de onlarla birlikte kendimizi yetiştirmeliyiz.

Etiketler

Yorum bırakın

Eğitim araştırmacısı bir anne ve kızının ortak keşif güncesi. Sezeniko, kişisel ve mesleki gelişime duyduğu tutkuyla; bilimi, sanatı ve edebiyatı her yaştan okur için anlaşılır ve keyifli bir deneyime dönüştürüyor.