
Bazen bazı kitaplar sizi içine hemen almaz; biraz direnir, biraz zorlar, tıpkı insan ilişkileri gibi emek ister. Irmak Zileli’nin Şimdi Buradaydı romanı benim için tam da böyle başladı.
Baştan itiraf etmeliyim; kitabın dili benim için oldukça zorlayıcıydı. Kurgunun içine girdiğimde kendimi sisli bir yolda yürüyormuşum gibi hissettim. Hikayeler o kadar iç içe geçmişti ki, anlatılan Yankı mı yoksa Birkan mı, uzun süre ayırt etmekte güçlük çektim. Ancak sayfalar ilerledikçe, sis dağılmaya, o git geller azalmaya ve karakterlerin sesleri netleşmeye başladı. Belki de yazarın istediği tam olarak buydu; zihinlerimizin de o karmaşada kaybolup tekrar yolunu bulması…
Annelik Etiketi ve Sınır İhlalleri
Kitabın teknik zorluğunu aştıktan sonra, beni asıl düşüncelere sevk eden kısmı içeriği oldu. Çocuk hakları ile haşır neşir olan, çocukların birer birey olduğunu savunan biri olarak; romandaki ebeveyn tutumları zihnimde kırmızı alarmlar yaktı.
Yetişkin olmuş, kendi hayatlarını kurması gereken oğullarının fikirlerini sormayan, onların yerine kararlar alan, hayatlarının direksiyonunu bırakmayan anneler… Bu tablo bana o kaçınılmaz soruyu sordurdu:
Bir insanı dünyaya getirmiş olmak, onun hayatı ile ilgili her karara karışma hakkını ebeveyne verir mi?
Kitapta annelerin yetişkin oğulları üzerindeki tahakkümünü okurken, ister istemez kendi ebeveynliğime, o bitmek bilmeyen iç sorgulamalarıma döndüm. Sahi, ebeveynlik nedir? Sadece bir “insan yavrusunun” hayatta kalıp yetişkin bir bireye dönüşmesine vesile olmak mı? Bu tanım ilk bakışta kulağa çok mekanik, hatta duygusuz gelebilir. Ama işin içine duyguları ve kaygıları kattığımızda, sınırları ihlal etmeye ne kadar meyilli olduğumuzu görüyorum.
Bunu çok basit, hepimizin evinde yaşanan o akşam yemeği sahnesi üzerinden düşündüm.
Kızım tabağındakini bitirmemiş, doydum diyor. Eşim, tabağın bitmesi gerektiği konusunda ısrarcı; geleneksel ebeveyn refleksiyle iyi beslenmesini istiyor. Ben ise tam o noktada o tanıdık karmaşanın içine düşüyorum. Sınırım nerede başlıyor, nerede bitiyor?
- Hadi bitir dersem, ona zorla istemediği bir şeyi mi yaptırmış olurum? Bedensel bütünlüğüne, tokluk hissine saygısızlık mı ederim?
- Tamam, bırakabilirsin dersem, bu sefer de ebeveynlik görevimi ihmal edip aç kalmasına mı sebep olurum?
- Yoksa net bir sınır koyup “Bitecek” demek, belirsizliği ortadan kaldırdığı için onu rahatlatır mı?
Benim terazim genelde çocuğun tarafında ağır basıyor: Kızım mide senin. Doyduysan yapacak bir şey yok, afiyet olsun.
Çünkü inanıyorum ki, o küçük bedenin tokluk sinyaline bugün saygı duymazsam, yarın büyüdüğünde kendi hayatı, kendi tercihleri ve kendi hayır’ları konusunda da söz sahibi olamayacak.
Ama zihnimdeki o soru, tıpkı kitaptaki karakterlerin hayatında olduğu gibi dönüp dolaşıp yine karşıma çıkıyor: Bir çocuğu sağlıklı sınırlarla, kendi kararlarını verebilen bir birey olarak büyüttükten sonra; o artık bir yetişkin olduğunda nasıl ebeveynlik yapmalıyız? Onu dünyaya getirmiş olmamız, tabağındaki yemekten hayatındaki insana kadar her karara karışma hakkını bize verir mi?
Benim bu soruya cevabım net bir hayır. Ancak romanda Yankı ve Birkan’ın annelerinin bu müdahaleyi kendilerine hak gördükleri rahatsız edici bir açıklıkla ortada.
Bence bu her şeye karışma hali, sadece çatışmayı değil, beraberinde inanılmaz bir yorgunluğu da getiriyor. Düşünsenize; kendi hayatınızın yanında, çocuklarınızın sayısı kadar ekstra hayatı daha yönetmeye çalışıyorsunuz. Off, düşüncesi bile çok yorucu! Bazen sabahları hangi çorabı giyeceğime karar verirken bile zorlanırken, başka birinin hayatındaki tüm detaylara karar vermek…
Bu ağır iş yükünü kutsal annelik pelerini altına saklamaya çalıştıkça, tökezlemeler daha da artıyor sanırım. Ve sonuç, kitapta yüzüme çarpan o cümle oluyor:
“Dayanması zor bir duygu, doğurduğuna pişman olduğunu kabul etmek zor.“
Ebeveynlik sürekli kutsandıkça bu pişmanlıklar halının altına süpürülüyor; geriye ise çocuklarının sınırlarını ihlal ederek kendini var etmeye çalışan, kusursuz görünme çabasındaki ebeveynler kalıyor.
Kayıp Babalar ve Cevapsız Sorular
Kitap bittiğinde zihnimde hala bazı düğümler çözülmemişti. Hikayenin bir ucunda ölen, diğer ucunda sırra kadem basan iki baba figürü… Okurken sürekli “Acaba bu iki adam arasında geçmişe dayanan bir bağ, bir ortaklık ya da bir hesaplaşma var mı?” diye aradım durdum. Yazarın bıraktığı ekmek kırıntılarını takip etmeye çalıştım ama itiraf etmeliyim ki o büyük resmi tam olarak birleştiremedim. Bu kopukluk benim dikkatli okur olamayışımdan mı, yoksa karakterlerin de babalarıyla kuramadığı o bağın okura yansımasından mı kaynaklanıyor, emin değilim. Belki de ilişki ağlarını çözmek için bir kez daha, daha sakin bir kafayla okumam gerekiyordur.
Ancak hissettiğim çok net bir şey var: Babaların bu fiziksel veya duygusal yokluğu, hikayedeki annelerin o boğucu varlığının en büyük sebebi belki de. Meydan boş kalınca, sınırlar daha kolay ihlal edilmiş sanki.
Özellikle şu cümle üzerine çok düşündüm:
“Ölmüş biri ile mücadele edilemez.”
Ne kadar doğru, değil mi? Karşınızda kanlı canlı duran, hata yapan biriyle tartışabilir, kızabilir, hatta bağırıp rahatlayabilirsiniz. Ama bir hayaletle, bir yoklukla savaşamazsınız. O boşluk, zamanla içinizde büyüyen, idealize edilen ya da tam tersine öfkeyle bilenen aşılmaz bir duvara dönüşüyor. Yankı ve Birkan’ın o sıkışmışlığında, annelerinin tahakkümü kadar, babalarının bu ulaşılamaz ve hesap sorulamaz gölgesinin de payı büyük.
Belki de kitabın başlarında geçen “En sonunda canlı kalan kimse odur işte başrol” sözü, bu yüzden bu kadar anlamlı. Babalar sahneden çekilince, geride kalanların, yani o baskın annelerin ve yönünü bulmaya çalışan oğulların hikayesi, mecburi ve sancılı bir başrole dönüşüyor.
Mükemmellik Arayışı ve Kendi Gürültümüzde Kayboluş
Kitabın karakterlerinde, özellikle o kusursuz görünmeye çalışan ebeveynlik hallerinde beni en çok çarpan ve üzerine en çok düşündüren şey, kendi zihinlerinin içine hapsolmuşluklarıydı. Dışarıdan bakıldığında her şey kontrol altında, her şey olması gerektiği gibi duruyor. Ama içeride? İçeride büyük bir tükeniş ve gürültü var.
Yazar, bu durumu modern ebeveynliğin de en büyük tuzağı olan yetersizlik korkusu üzerinden, harika bir metaforla özetliyor:
“Her şeyi mükemmel yapmaya çalışırken yolda tekeri patladı. Kendinden beklentisi hep çok yüksek oldu.“
Bu cümledeki tekerin patlaması sadece bir kaza değil, kaçınılmaz bir son aslında. Çünkü beklenti o kadar yüksek, yük o kadar ağır ki, o aracın o yolu hasarsız bitirmesi imkansız. Bizler de ebeveynler olarak çoğu zaman o tekerin patlayacağı anı göremiyoruz. Sadece hedefe, o mükemmel çocuk veya mükemmel aile tablosuna o kadar odaklanıyoruz ki, yolculuğun kendisini ve aracın (yani ruhumuzun) verdiği SOS sinyallerini kaçırıyoruz.
Ve teker patladığında… İnsan durup etrafına bakmak, yardım istemek ya da sadece nefes almak yerine daha da içine kapanıyor. Zihnindeki sesler, endişeler, acabalar, dışarıdaki hayatın sesini bastırmaya başlıyor. Yanınızdaki çocuğunuzun kahkahasını, eşinizin seslenişini, hatta hayatın akışını duyamaz hale geliyorsunuz. O tehlikeli anı ise şöyle resmediyor kitap:
“Düşüncelerin içinde, kendi hareketlerinin yarattığı gürültüde, örtüleri tek tek katlayıp kaldırırken çıkan hışırtıda kaybolur dış dünya.“
Bu tasvir beni çok etkiledi. Düşünsenize; bir örtüyü katlarken çıkan o küçücük hışırtı bile, dış dünyayı kapatmaya yetiyor. İnsan kendi hareketlerine, kendi rutinlerine, kendi doğrularına o kadar saplanıyor ki; kendi yarattığı o gürültüden sağırlaşıyor.
Belki de en büyük trajedi bu: Hayatı ve çocuklarımızı yönetmeye çalışırken zihnimizde yarattığımız o gürültünün içinde, çocuğumuzun gerçek sesini ve hayatın kendisini kaçırmak. Yankı ve Birkan’ın annelerinin yaptığı gibi; onları oldukları gibi görmek yerine, zihinlerindeki olması gereken evlat şablonuna bakarak sevmeye çalışmak…
Ezcümle; Şimdi Buradaydı, bir çırpıda okunup tüketilecek o sabun köpüğü romanlardan değil. Emek isteyen, okurun zihnini zorlayan, sisli ve engebeli bir metin. Ama o sis dağılıp da son sayfayı çevirdiğinizde; elinizde sadece bir kurgu değil, kendi ebeveynlik hallerinize ve aile miraslarınıza tutulmuş, belki biraz can acıtan ama çokça farkındalık yaratan bir ayna kalıyor. Eğer siz de “Her çocuk annesiyle, babasıyla özdeşleşir, aile hikayemiz bizi belirler” hükmü üzerine düşünmeye cesaret ediyorsanız ve mükemmel ebeveynlik mitinin arkasındaki o insani gürültüyü duymak istiyorsanız, Irmak Zileli’nin kurduğu bu labirente girmeye kesinlikle değer.
Şimdiden iyi okumalar.
Puanım: 4/5
Kimler Sevebilir: Zor metinleri sevenler, aile ve ebeveynlik üzerine kafa yoranlar, psikolojik derinlik arayanlar, sabırlı okurlar.
Yorum bırakın