
Bazı kitapların kapısını çalarsınız; sizi içeri buyur etmeleri için sabırla beklersiniz. Bazı kitaplar ise siz daha elinizi uzatmadan kapıyı ardına kadar açar ve sizi en mahrem, en saklı köşenizden yakalayıverir. Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken romanı benim için sabır isteyen bir tanışmadan çok, daha ilk cümlelerinden itibaren “İşte bu benim!” dedirten sarsıcı bir yüzleşmeydi.
Dazai’nin buz gibi cümleleri arasında yürürken kendimi yabancı hissetmedim. Aksine, kitapta tarif edilen; toplumun gürültülü ritmine uyum sağlayamayan, en sıradan gündelik işlerin ağırlığı altında ezilen Yozo’da bana çok tanıdık gelen bir yüz gördüm. Başkalarının büyüklenmeci bir mesafe sandığı sessizlik, bazen insanın kendini korumak için bulabildiği tek yoldur. Pamuk yünün bile yaraladığı hassas bir ruhun dış dünyaya karşı ördüğü ince bir duvar.
Elbette Yozo’nun bütün varoluşunu kendimle birebir örtüştürdüğümü söyleyemem. Fakat onun toplum karşısındaki kırılganlığında, gündelik hayatın basit görünen temasları karşısında yaşadığı iç gerilimde, benim de çok iyi tanıdığım bir huzursuzluk vardı. Dazai o karanlıkla yaşamayı sürdüremedi; ben ise aynı karanlığın içinden, kendi payıma düşen ışığı aramaya çalışıyorum. Onun metninde karşıma çıkan soğuk cehennem, benim için bir yıkım alanından çok, kendi içsel zenginliğimi doğurmaya çalıştığım bir eşiğe dönüştü.
İnsan Hayatı Benim İçin Anlaşılmaz Bir Şey
Bu yüzden İnsanlığımı Yitirirken benim için bir karakterin yıkımını anlatan karanlık bir roman olmanın çok ötesine geçti. İnsanın toplum denen düzenle kuramadığı bağı, gündelik hayatın görünmez ağırlıklarını ve dışarıdan kolayca anlaşılmayan içsel sıkışmaları düşünmem için bir kapı araladı.
Dazai, Yozo karakteri üzerinden insanın toplumla kuramadığı sakat bağı anlatırken, benim de aşina olduğum bir huzursuzluğu tarif eder. “İnsanların neden her gün oturup günde üç öğün yemek yemeye kendini mecbur hissettiklerini merak ederdim” der. Bu cümle, toplumun sorgulanamaz görünen ritüellerine duyulan yabancılaşmayı bütün yalınlığıyla açığa çıkarır.
Yozo için topluluk içine girmek, sosyal bir zorluktan çok neredeyse bedensel bir yıkım hâlidir. Dazai bu hâli “İlahi Komedya’daki cehennem kapılarından farksız” sözleriyle anlatır. Kapıların ardında, insanlık denilen anlaşılması güç ve ürkütücü bir varlığın dolaştığını fısıldamakla kalmaz, adeta haykırır.
İşte bu insanlık karşısında, Yozo’nun en basit tercihlerini bile yapamaz hale gelmesi, iletişim kurmamak adına vazgeçilen gündelik işlerin altında nasıl derin bir ruhsal sıkışma olduğunu gösterir. “İki şey arasında seçim yapacak gücüm bile yoktu” derken, kararsızlıktan daha derin bir şeyi, insanlarla temas etme ihtimalinin yarattığı yoğun baskıyı anlatır. Sokakta bir tanıdık görme ihtimali bile onun için varoluşsal bir sarsıntıdır: “Sokakta en ufak bir tanıdığımı, hatta bir tanıdığıma benzettiğim birini görsem aniden irkiliyorum; içim tiksintiyle ürperiyordu ve başım dönüyordu.”
Günlük hayatın en sıradan alışveriş anları bile Yozo için karanlık bir eşiğe dönüşür. Parayı ödeme anında gözünün kararması, başının dönmesi, dünyanın karanlığa gömülmesi ve yarı delirdiğini sanması; sosyal kaygının zihnin sınırlarını aşarak bütün bedeni ele geçiren bir krize dönüşebildiğini hissettirir. Ah, ne kadar tanıdık hisler bunlar benim için…
Dışarıdan mesafe, soğukluk ya da kibir gibi algılanan hâllerin ardında, çoğu zaman korkunun farklı biçimleri saklıdır. Yozo da bu korkuyu aşırı bir komiklikle zırhlandırır. Başkalarının yanındayken o korkunç sessizliğin açığa çıkmaması için soytarılığına devam eder; sanki bu, onun için bir ölüm kalım meselesidir.
İnsanların canavarca doğasından o kadar korkar ki, yardım istemek ona neredeyse gülünç görünür. Kendisine sunulan güzel şeylerden bile acı bir tat ve tarif edilemez bir korkuyla çekinir. Çünkü onun acısı mutsuzlukla sınırlı kalmaz; neşenin içinden bile sızar: “Gerçek korkak mutluluktan bile korkar. Pamuk yün bile yaralar onu. Neşeden bile incinir.”
Bu cümle, Yozo’nun neden basit işlerden bile vazgeçtiğini en çıplak hâliyle açıklar. Çünkü bazen en küçük temas bile yaralanma ihtimalidir.
Tam da burada, Dazai’nin metniyle kendi hayatım arasındaki mesafe belirginleşmeye başlıyor. Yozo’nun dünyasında bu yaralanma ihtimali giderek kapanan bir çembere dönüşürken, benim için aynı hassasiyet zamanla başka bir soruya evrildi: İnsan bu kırılganlığı mutlaka bir yıkım olarak mı yaşar, yoksa onun içinden kendine ait bir varoluş alanı da kurabilir mi?
Dazai’nin Uçurumunda Yeşeren Kendi Bahçem
Dazai’nin karanlık yabancılaşmasını okurken, bir noktada o uçurumun kenarından kendi adıma geri çekildiğimi hissettim. Dazai bana insanın toplum karşısında nasıl çözülebileceğini gösterdi; Nihan Kaya’nın Yüzmek, Yaşamak ve Olma Arzusu ise aynı yalnızlığın, başka bir yerden bakıldığında, insanın kendine yaklaşabileceği yaratıcı bir alana dönüşebileceğini düşündürdü.
Bu dönüşümde bana can simidi olan şeylerden biri de uzun soluklu terapi süreciydi. Terapi sessizliğimi bir eksiklik olarak değil, anlamaya ve dönüştürmeye çalıştığım bir alan olarak görmemi sağladı. Nihan Kaya’nın “olma arzusu” perspektifi ise bu farkındalığın üzerine yeni bir katman ekledi: Kendi içine çekilmek her zaman bir yitiklik olmayabilir; bazen insanın kendi varlığını kurmaya başladığı en sahici yerdir.
Keşke Dazai’nin de böyle bir imkânı, böyle bir desteği, böyle bir tutunma alanı olsaydı. Belki bize daha nice sarsıcı, düşündürücü ve insan ruhunun en kuytu yerlerine temas eden eserler bırakabilirdi.
Dazai’nin metninde karşımıza çıkan yabancılaşma, ilk bakışta insanlık dünyasının işleyişinden kopmak gibi görünür. Oysa benim için bu kopuş, zamanla başka bir anlama büründü. Toplumun ritmine ayak uyduramadığım için dışarıda kalmayı bir eksiklik olarak görmek yerine, kendi ritmimi bulabileceğim sessiz bir denizde yüzmeyi öğreniyorum.
Yalnızlık, her zaman trajedi değildir. Bazen kişinin kendi içsel zenginliğine ulaşabileceği en verimli topraktır.
Fakat insanın bu toprağı koruyabilmesi kolay değildir. Çünkü dışarıdaki dünya, bize yalnızca nasıl yaşamamız gerektiğini değil, nasıl görünmemiz gerektiğini de sürekli fısıldar. En çok da mutlu, dengeli, uyumlu ve sorunsuz görünmemizi bekler. Dazai’nin metni, bu beklentinin nasıl ağır bir performansa dönüşebildiğini de düşündürüyor.
Şişirilen Mutluluk ve Geçip Giden Gerçeklik
Dazai, kitabı “Artık ne mutlu ne mutsuzum. Her şey geçip gidiyor.” sözleriyle bitirir. Bu sözler beni, toplumun bizden talep ettiği en sarsılmaz performanslardan biri olan mutluluk üzerine düşünmeye itti. Modern dünya mutluluğu bir iç huzur hâlinden çıkarıp biriktirilecek bir nesneye, sergilenecek bir vitrine ve her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi gereken bir başarı göstergesine dönüştürüyor.
Dazai’nin bu sarsıcı tespiti, toplumun pırıltılı mutluluk balonunu söndüren en dürüst iğnelerden biridir.
Bize mutluluğu dondurulmuş bir an, her zaman ulaşılması gereken bir zirve gibi pazarlayan bu düzende mutsuzluk bir arıza, sessizlik bir kibir, yalnızlık ise bir trajedi olarak etiketlenir. Oysa Dazai’nin hatırlattığı geçicilik, bana karanlığın içinden beliren bir özgürlük ihtimalini de düşündürüyor. Mutluluk geçip gidiyorsa, onun peşinden koşma zorunluluğu da geçicidir. Acı geçip gidiyorsa, pamuk yünden bile incinen o hassas ruhun hissettiği dehşet de sonsuz değildir.
Toplum mutluluğu şişirdikçe, insanın kendi sahiciliğine olan mesafesi artıyor sanki. Bazen bize sorunlu yaftasını yapıştıranlar, belki de kendi alıştıkları yaşam biçiminin sarsılmasından huzursuzluk duyuyorlar. Çünkü mutlu görünme, güçlü görünme, uyumlu görünme hâli sürdükçe, içerideki kırılganlıkları konuşmak gerekmiyor.
Dazai için “her şeyin geçip gitmesi” belki bir sonun ilanıydı. Benim içinse bu cümle, sahte olanın elenip geriye olma arzusunun kaldığı bir başlangıca dönüşüyor. Belki de gerçek huzur, toplumun devasa mutluluk masallarına inanmak değil; her şeyin akıp gittiği bu dünyada kendi sessiz denizimizde, kendi ritmimizle yüzebilme cesaretidir.
Sahte Gürültüler ve Rahatsız Edici Sessizlik
Biz kendi denizimizde, kendi ritmimizle yüzmeye cesaret ettiğimizde, bu durum büyüklenmeci bir tavır ya da ulaşılmaz bir kibir olarak algılanabiliyor. Peki toplum neden yalnızlığı kabul etmekte bu kadar zorlanıyor? Neden en yakın çevremiz bile tek başınalık tercihine hemen “sorunlu” etiketi yapıştırmaya meyilli?
Belki de cevap, toplumun kendi varlığını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu sahte gürültüde saklıdır. Toplum uyumu sever; çünkü uyum, sorgulanmayan bir düzen demektir. Herkesin aynı ritimle yürüdüğü, aynı saatte yemek yediği, aynı sosyal oyunları oynadığı bir dünyada kenara çekilip kendi sessizliğinde oturan kişi, kalabalığın aynasını çatlatabilir. Bu noktada Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabı harika bir bakış açısı sunabilir.
Sizin sessizliğiniz onların gürültüsünün anlamsızlığını görünür kılabilir. Sizin vazgeçişleriniz onların peşinden koştukları şeylerin geçiciliğini hatırlatabilir.
Bu yüzden yalnızlığı seçmek ya da sosyal ritmin dışında kalmak, çoğu zaman bir tercih olarak değil, bir arıza olarak görülür. Çünkü bizi sorunlu ilan etmek, toplumun kendi yaşam biçimini savunma mekanizmasına dönüşebilir. Eğer biz sorunluysak, onlar normaldir. Eğer biz kibirliysek, onlar mütevazıdır. Oysa Dazai’nin pamuk yünden bile yaralanan hassasiyeti bana şunu düşündürüyor: Toplumun “normal” dediği şey, bazen bireyin kendi biricikliğinden vazgeçip bir yığına karışmasıdır.
Ben artık bu yaftaları üzerimde taşımaktan eskisi kadar yorulmuyorum. Çünkü biliyorum ki, en yakın çevremin bile sorun diye adlandırdığı o tek başınalık alanı, benim kendimi yeniden inşa ettiğim bir oyun alanıdır. Dazai o sessizlikte boğulmuş olabilir; ben ise bu sessizliği, dışarının sahte kalabalığından uzaklaşıp kendi devasa evrenimle tanıştığım bir içsel rönesans olarak kucaklamaya çalışıyorum.
Onlar buna ne isim takarsa taksın; ben kendi sessiz denizimde, kendi ritmimi bularak yüzmeye devam edeceğim.
Bütün bu düşünceler dönüp dolaşıp beni yeniden Dazai’nin metniyle kurduğum o ilk karşılaşmaya getiriyor. Kitap, bir başkasının karanlığını okuma deneyimi olarak başladı; sayfalar ilerledikçe benim kendi sessizliğimi, korkularımı, dirençlerimi ve iyileşme ihtimalimi düşündüğüm bir aynaya dönüştü.
Sonsöz
Öyle sanıyorum ki Dazai, Yozo’nun derin utancını ve insan olma beceriksizliğini kâğıda dökerken, öncelikle kendi içindeki dindiremediği sızıyı susturmaya çalışıyordu. Zihninden geçen o karanlık labirentlerin, yaklaşık yüz yıl sonra Çanakkale’de bir kadının kalbinde yankılanacağını ve onun içsel yolculuğunda önemli bir mihenk taşına dönüşeceğini muhtemelen hayal bile edemezdi.
Bunca zaman ve mekân farkına rağmen, ruhun en mahrem labirentlerinde aynı köke rastlamak; bireysel bir yabancılaşmanın zamanın ötesinden gelip başka bir ruhun inşa sürecine taş olması… Bu, edebiyatın ve yaşamın en eşsiz mucizelerinden biri değil de nedir?
Osamu Dazai, bu buz gibi ama bir o kadar dürüst aynayı ruhuma tuttuğun için sana selam olsun. İnsanlar arasında insan olmaya dair verdiğin yorgun savaşı, keskin yabancılaşmanı ve pamuk yünden bile yaralanan o hassas kalbi sayfalarında taşıyıp bana ulaştırdığın için minnettarım.
Beni ben yapan bu sancılı ama zenginleştirici yolculukta, en mahrem huzursuzluklarıma eşlik ettiğin için şükranla…
Puanım: 4.5/5
Kimler Sevebilir: Karanlık ve içe dönük metinleri sevenler; insanın kendine, topluma ve normal olma hâline yabancılaşması üzerine düşünmek isteyenler; psikolojik çözümlemelerden hoşlananlar; varoluşsal sorgulamalara açık, duygusal olarak yoğun metinlere sabır gösterebilen okurlar.
Yorum bırakın