Danteli Oluşturan Düğümlerden İnsanlığın Bağlarına: Mahir Ünsal Eriş’in Dünya Bu Kadar Kitabı Üzerine

Bir kitabı bitirdiğim an, onunla kurduğum ilişki bitmiyor. Bazen günler, bazen aylar sonra tek bir cümle ya da küçücük bir ayrıntı yeniden çıkıp geliyor karşıma. O an fark ediyorum ki aslında o okuma deneyimi kendimle kurduğum ilişkinin de kapısını aralıyor. Başka birinin kelimelerinde, kendi zihnimizde yıllardır dolaşan ama bir türlü adını koyamadığımız düşüncelerle karşılaşabiliyorum.

Ben çok uzun zamandır kendime aynı soruyu soruyordum: Neden yazıyorum? Neden ders anlatıyor, araştırıyor, düşünüyor ve bütün bunları başkalarıyla paylaşma ihtiyacı hissediyorum? Yaptığım bütün işlerin özünü anlatan bir cümle, dönüp dolaşıp tekrar bakabileceğim, kendime hatırlatabileceğim bir cümle.

Mahir Ünsal Eriş’in Dünya Bu Kadar romanında karşıma çıkan cümle, uzun zamandır aradığım cevabı sessizce önüme koydu. Bunu hiç beklemediğim bir romanın satırlarında bulmuştum.

“O hayallerindeki filmleri çekecek, tüm insanlığı gerçekliğin kendi gözüne yansıyış biçimiyle büyüleyecek, bunun için de sinema okuyacaktı.

Benim de yapmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Gerçekliği kendi gördüğüm, hissettiğim ve anlamlandırdığım biçimde anlatmak. Okumak, yazmak, araştırmak, öğrenmek ve üretmek benim için gerçekliği anlamaya çalışmanın farklı yollarıydı.

Yıllar sonra bu kitaptan aklımda kalacak ender cümlelerden birinin bu olacağını düşünüyorum. Ancak romanın bende bıraktığı iz bununla sınırlı değil tabii ki. Karakterlerin birbirlerinin hayatına dokunuş biçimi de aynı derinlikte bir iz bıraktı.

Görünmez Bağlar

Romanın görünmeyen örgüsünü karakterler arasındaki ince ilişkiler ağı oluşturuyordu. Roman boyunca karşılaştığımız insanlar, ilk bakışta birbirinden bağımsız hayatlar yaşıyor gibi görünse de, sayfalar ilerledikçe her birinin başka bir hayatın içine usulca dokunduğu fark ediliyor. Kimi zaman bir tesadüf, kimi zaman yıllar önce söylenmiş tek bir cümle ya da küçücük bir karşılaşma, başka bir karakterin yaşamında beklenmedik izler bırakıyor. Romanın bana göre güçlü yanlarından biri de bu: Tek tek insanları anlatırken, aslında birbirinden bağımsız görünen hayatların nasıl görünmez bağlarla örüldüğünü hissettiriyor.

Romanın görünür kıldığı bağlar arasında dolaşırken, hiçbir hayatın tek başına yaşanmadığı düşüncesi giderek daha da derinleşti. Kendi hikâyemiz sandığımız şey, başkalarının hikâyeleriyle sürekli kesişiyor. Tanıştığımız insanlar, kaçırdığımız karşılaşmalar, söylenen ya da söylenmeyen sözler, alınan kararlar… Hepsi fark edilmesi zor izler bırakarak başka hayatların yönünü değiştirebiliyor. Çoğu zaman bu etkiyi ne bırakan kişi fark ediyor ne de taşıyan kişi. Yine de o fark edilmeyen temaslar hayatın akışını sessizce biçimlendirmeye devam ediyor.

Tam da bu noktada, son günlerde adını sıkça duyduğum Altı Derece Ayrılık kuramı romanın içinde yeni bir karşılık buldu. Macar yazar Frigyes Karinthy’nin ortaya attığı, Stanley Milgram’ın ise Küçük Dünya Deneyi ile sınamaya çalıştığı bu kurama göre, dünyadaki herhangi iki insan en fazla altı sosyal bağlantıyla birbirine ulaşabiliyor. Tanımadığımız biriyle bile aramızda sandığımızdan çok daha kısa bir bağ zinciri bulunuyor. Dünya Bu Kadar bu kurama başka bir pencereden bakmamı sağladı. Belki de asıl mesele birbirimize ulaşabilmekten çok, kurduğumuz her bağın başka bir hayatı nasıl değiştirdiğiydi. Bazen tek bir karşılaşma ya da tek bir cümle, yıllar sonra bile başka bir insanın hikâyesinde yaşamaya devam edebiliyordu.

Bu romanın zihnimde çağrıştırdığı bir başka düşünce ise Türker Kılıç’ın bağlantısallık kavramı oldu. Türker Kılıç, Yeni Bilim Bağlantısallık – Yeni Kültür Yaşamdaşlık kitabında yaşamı anlamanın yolunun tek tek parçaları incelemekten çok, parçalar arasındaki ilişkileri anlamaktan geçtiğini anlatıyor. Ona göre evrenden beynimize, doğadan insan topluluklarına kadar her sistem, kurduğu bağlantılar sayesinde varlığını sürdürüyor. Bir nöron, kurduğu bağlantılarla işlev kazanıyor; insan da varlığını diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde anlamlandırıyor. Sanki bağlantısallık, romanın hiç adı konmamış ama her sayfasına sinmiş bir düşüncesiydi. Her karşılaşma başka bir hayatın yönünü sessizce değiştiren yeni bir bağlantıya dönüşüyordu. Yazar, karakterlerini yalnızca aynı hikâyede buluşturmuyor; her birini diğerinin hayatında sessizce iz bırakan bir düğüme dönüştürüyordu. İşte o sessiz düğümler, romanın görünmeyen örgüsünü kuruyor; adı hiç anılmayan ama her sayfada varlığını hissettiren asıl karaktere dönüşüyor.

Danteller ve Ortak Hafızamız

Romanın bende bu kadar derin bir karşılık bulmasının nedenlerinden biri, Mahir Ünsal Eriş’le benzer bir kuşağın ve benzer bir kültürel iklimin içinden geliyor olmamızdı belki de. Ama bu derin duyguların yalnızca ortak bir geçmişten kaynaklandığını söylersem, yazara büyük bir haksızlık etmiş olurum. Mahir Ünsal Eriş, gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarında bile hepimizin ortak hafızasına dokunan hikâyeler kurmuş. Romandaki karakterler, aile ilişkileri, mahalleler, konuşmalar… Hiçbiri bana yabancı gelmedi. Tam tersine, sanki yıllardır tanıdığım insanların hikâyelerini okuyormuşum gibi. Kimi zaman bir komşu, kimi zaman bir akraba, kimi zaman da çoktan unuttuğumu sandığım silik bir yüz çıkıp geldi sayfaların arasından.

Mahir Ünsal Eriş, gündelik hayatın hafızamızda sessizce duran ayrıntılarından birini Mükerrem Hanım’ın dantelleriyle yeniden hatırlatıyor. Kısa bir ayrıntı gibi görünse de, beni çocukluğuma götürmeye yetti. Annemi, anneannemi ve çevremdeki kadınları düşündüm. Özellikle geceleri, ev sessizliğe büründükten sonra ellerindeki tığlarla saatlerce dantel örerlerdi. O zamanlar bunun evi güzelleştirmek ya da çeyiz hazırlamak için yapıldığını sanırdım. Bugün geriye dönüp baktığımda, o sessiz saatlerin başka bir anlam taşıdığını anlıyorum. Sanırım dantel örmek, günün telaşından sonra insanın kendisiyle baş başa kalabildiği ender anlardan biriydi. İlmek ilmek ilerleyen her motif, bitirilen her sıra, tamamlanan her desen; üretmenin, sabretmenin ve bir işi sonuna ulaştırmanın sessiz mutluluğunu taşıyordu.

Bir dönem Türkiye’deki pek çok evin ortak diliydi danteller. Televizyonların üzerinde, vitrinlerde, sehpalarda, bardak altlarında, konsolların kenarında… Mahir Ünsal Eriş de bu ortak hafızayı tek bir cümlede yakalamıştı: “Dantel evin kadınını hamarat ve özenli göstermesi bir yana, eşyayı da tamamlayarak zengin gösteren mukaddes bir düzenle yerleştirildiği mekânı yuvalaştıran bir tabiat harikasıydı” – İçimdeki feminist bu cümleye hemen itiraz etti ama kadının hamarat ve özenli rolünün kültürel hafızamızın bir parçası olduğunu da inkâr edemedim. Aynı motifler, birbirinden habersiz binlerce evde yeniden örülüyordu. Bugün bu ayrıntılar gündelik hayatın sıradan parçaları gibi görünebilir. Oysa yıllar geçtikçe, ortak bir kültürün hafızasını taşıyan küçük izlere dönüştüler.

Sanırım bizimle aynı kültürel iklimde büyümüş yazarların kitaplarını okurken bambaşka bir yakınlık hissetmemek mümkün değil. Çünkü sadece aynı dili paylaşmıyoruz; aynı nesnelere bakmış, benzer seslerle büyümüş, benzer kokuları duymuş, benzer alışkanlıkların içinde yaşamış oluyoruz. Bir dantel, bir vitrin, bir mahalle bakkalı ya da akşam haberlerinden sonra başlayan sessizlik… Bunlar hikâyenin dekoru olmaktan çıkıp kendi geçmişimizin kapısını aralıyor.

Edebiyatın en sessiz mucizesi belki de bu. Bazen tek bir dantel ayrıntısı yıllardır dokunmadığımız anıları yeniden gün ışığına çıkarabiliyor.

Danteli Oluşturan Düğümlerden İnsanlığın Bağlarına

Dantel, yıllar boyunca bana evlerimizin sessiz ve gereksiz bir süsü gibi görünmüştü. Oysa bugün düşündüğümde, ilmeklerin birbirine tutunarak oluşturduğu o motiflerin hayatın kendisine ne kadar benzediğini düşünüyorum. Tıpkı dantel gibi, insan hayatı da tek başına anlam taşımayan sayısız düğümün ve bağın bir araya gelmesiyle örülüyor.

Geçmişe dönüp baktığımda, beni ben yapanın yalnızca kendi seçimlerim olmadığını görüyorum. Hayatıma dokunan insanlar, duyduğum cümleler, okuduğum kitaplar ve yaşadığım anlar da bu motifin ilmekleri arasında yer alıyor. Her biri görünmez bir bağ kuruyor; zaman geçtikçe o bağlar birbirine ekleniyor ve geriye birlikte örülmüş bir hikâye kalıyor.

Sanırım bu yüzden Dünya Bu Kadar bende bu kadar güçlü bir iz bıraktı. Anlattığı insanlar ve ilişkiler bana yabancı değildi; en çok da o hayatların birbirine bağlanma biçimi tanıdıktı. Mahir Ünsal Eriş gerçekliği kendi gördüğü biçimde anlatmıştı. Ben ise o anlatının içinde kendi çocukluğumu, kendi evimi, dantellerimizi ve yazma nedenimi buldum.

Belki de insan olmak, biraz da birbirimizin hayatına atılmış küçük bir düğüm olmaktır. Kimin hikâyesinde hangi ilmeğe dönüştüğümüzü çoğu zaman bilmeyiz. Ama kurduğumuz her bağ fark etmesek de hayatın büyük motifine sessizce ekleniyor.

Ve belki de dünya, tam da bu yüzden, bu kadardır.

Yorum bırakın

Eğitim araştırmacısı bir anne ve kızının ortak keşif güncesi. Sezeniko, kişisel ve mesleki gelişime duyduğu tutkuyla; bilimi, sanatı ve edebiyatı her yaştan okur için anlaşılır ve keyifli bir deneyime dönüştürüyor.