Geçtiğimiz günlerde kızımla birlikte Altınoluk’taki bir benzinlikte içecek bir şeyler almak için sıraya girmiştik. Önümüzde genç bir itfaiye görevlisi vardı. Üzerindeki kıyafetler is içindeydi, yüzü yorgundu. Belli ki saatlerdir sahadaydı.
Kasadaki görevli ona dönüp sordu:
“Yangın ne durumda?”
Genç itfaiyeci kısa bir nefes aldı.
“Çok şükür, söndürdük.” dedi.
Konuşma yalnızca birkaç saniye sürdü. Sonra herkes alışverişine devam etti. Ama ben o cümleyi günlerdir düşünüyorum.
“Çok şükür, söndürdük.”
O iki kelimenin içinde kaç saatlik bir mücadele vardı? Kaç kişinin emeği? Kaç hektarlık orman? Kaç canlı?
Bilmiyorum.
Ama şunu görebiliyordum: Yüzündeki yorgunluğa gözlerindeki huzur eşlik ediyordu.

Ne yazık ki yine yılın o zamanı geldi.
Bir yerlerde dumanlar yükseliyor. Haber bültenleri yangın görüntüleriyle doluyor. Sosyal medyada binlerce yorum yapılıyor. Henüz olayın ayrıntıları bile netleşmeden suçlular bulunuyor, kesin hükümler veriliyor, komplo teorileri dolaşıma giriyor.
Bütün bunları görünce kendime aynı soruyu soruyorum:
Gerçekten ne biliyoruz?
Söylendiği gibi son yıllarda orman yangınları arttı mı?
Arttıysa bunun nedeni ne?
İklim değişikliği bu tablonun neresinde?
Yangınların ne kadarı insan kaynaklı?
Sosyal medyada dolaşan iddiaların hangileri bilimsel verilerle destekleniyor?
Kısacası…
Ben bunu merak ettim.
Sonra araştırmaya başladım.
Araştırmalarım boyunca ulaştığım bilgileri, hem bugünü anlamak hem de geleceğe küçük bir iz bırakmak için buraya not düşüyorum.
Veriler Ne Söylüyor?
Orman yangınları konuşulmaya başladığında sohbetler çoğu zaman aynı soruya geliyor:
Orman yangınlarının sayısı giderek artıyor mu?
Benim de ilk merak ettiğim sorulardan biri buydu. Araştırmaya tam da bu soruyla başladım.
İlk ulaştığım sonuç beni gerçekten şaşırttı.
Küresel veriler, son yirmi yılda dünya genelinde yanan toplam alan miktarında hafif bir azalma eğilimi olduğunu gösteriyordu1,2.
İlk anda insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Demek ki dünya eskisi kadar yanmıyor.
Ama biraz daha araştırınca bunun aslında hikâyenin yalnızca bir kısmı olduğunu fark ettim.

Bu azalmanın önemli nedenlerinden biri Afrika’daki savan ve otlak yangınlarının geçmişe göre daha sınırlı alanlarda görülmesi. Tarım alanlarının ve yerleşimlerin genişlemesi, yolların açılması, yangın yönetimindeki değişimler ve bazı bölgelerde değişen yağış düzenleri bu eğilimde rol oynuyor3.
Fakat küresel ölçekte yanan alanın azalması, dünyanın her yerinde yangın riskinin azaldığı anlamına gelmiyor.
Tam da bu noktada bilim insanlarının yangınlara benim baktığımdan farklı baktığını fark ettim.
Yangın sayısı tabloyu anlamak için tek başına yeterli değilmiş.
Bir yangının ne kadar alanı etkilediği, ne kadar şiddetli olduğu, ne kadar sürdüğü ve geride nasıl bir ekolojik etki bıraktığı da en az yangın sayısı kadar önemliymiş.
İlk baktığım veri beni biraz yanıltmıştı. Küresel ölçekte yanan toplam alan azalıyor olsa da, bu büyük orman yangınlarının da azaldığı anlamına gelmiyordu. Kanada ve Akdeniz Havzası gibi bazı bölgelerde ise tam tersine, büyük ve şiddetli yangınlar daha sık görülüyordu2,4.
Yani değişen yalnızca yangınların sayısı değil, karakteriydi.
Araştırmalar, 2003-2023 yılları arasında ekstrem orman yangınlarının yaklaşık 2,2 kat arttığını gösteriyor. Daha da dikkat çekici olanı, kayıtlardaki en şiddetli altı yangın sezonunun tamamının son yedi yıl içinde yaşanmış olması4.

Yani bugün daha az sayıda ama çok daha büyük, daha sıcak ve kontrol edilmesi daha güç yangınlarla karşılaşıyoruz.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 2023 yılında Kanada’da yaşandı. Yaklaşık 17–18 milyon hektarlık alan yandı5. Hektarlarla aramız pek iyi değilse, şöyle düşünebiliriz: Bu, yaklaşık 170–180 bin kilometrekare demek. Türkiye’nin yüzölçümünün beşte birinden daha büyük bir alandan söz ediyoruz.
Bunun 7,8 milyon hektarı ormanlık alandı6. Yani, kabaca iki Konya büyüklüğünde bir alan.
Atmosfere salınan yaklaşık 3 milyar ton karbondioksit küresel iklim sistemini etkiledi6.
Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz Havzası, bilim insanlarının özellikle dikkatle izlediği bölgeler arasında yer alıyor.
Çünkü burada yangın riskini artıran üç koşul giderek daha sık bir araya geliyor: yüksek sıcaklık, düşük nem ve kuvvetli rüzgâr3,7.
Yangın uzmanlarının sıkça söz ettiği 30-30-30 kuralı da bunu anlatıyor. Sıcaklığın 30 °C’nin üzerine çıkması, bağıl nemin %30’un altına düşmesi ve rüzgâr hızının saatte 30 kilometreyi aşması, küçük bir kıvılcımın hızla büyüyebilmesi için son derece elverişli koşullar oluşturuyor5.

Peki Türkiye’de durum nasıl?

1937–2024 yılları arasındaki verilere göre ülkemizde yıllık ortalama 1.435 orman yangını kaydedilmiş. Yalnızca son on yılın ortalaması ise 2.732 yangına yükselmiş durumda8. Başka bir ifadeyle, tarihsel ortalamanın neredeyse iki katından söz ediyoruz.
Son on yılda yaklaşık 258 bin hektarlık orman alanı yangınlardan etkilendi. En büyük kayıplar Antalya, Muğla ve İzmir’de yaşandı. Hepimizin hafızasında yer eden 2021 Manavgat yangını da yaklaşık 27 bin hektarlık alanı etkileyerek Türkiye tarihinin en büyük orman yangınlarından biri oldu8.
Peki bütün bu yangınların ortak nedeni ne?
Filmlerde gördüğümüz organize kundaklama senaryoları mı?
Resmî istatistikler daha farklı bir tablo çiziyor.
Yangınların önemli bir bölümü piknik ateşleri, sigara izmaritleri, anız yangınları ve diğer ihmal kaynaklı nedenlerle başlıyor. Doğal nedenler arasında yıldırım öne çıkarken kasıtlı çıkarılan yangınların oranı sanıldığından daha düşük. Bununla birlikte yangınların önemli bir kısmının çıkış nedeni kesin olarak belirlenemiyor8,9,10.

Bu da aslında sosyal medyada birkaç saat içinde verilen kesin hükümlere karşı neden biraz daha temkinli olmamız gerektiğini gösteriyor.
Elimizdeki bilimsel kanıtlar, doğal orman yangınlarının insanlık tarihinden çok daha eski olduğunu gösteriyor. Ateş, milyonlarca yıldır pek çok ekosistemin doğal döngüsünün bir parçası.
Ama yangınların karşılaştığı dünya artık aynı değil.
Ateş milyonlarca yıldır doğada var.
Bugün değişen bir kıvılcımın karşısında bulduğu dünya.
Bilim Ne Diyor?
Veriler bana ne olduğunu gösterdi.
Ama hâlâ cevabını aradığım başka bir soru vardı:
Neden?
Neden son yıllarda bu kadar büyük yangınlarla karşılaşıyoruz? Aynı kıvılcım neden bugün geçmişe göre çok daha büyük felaketlere dönüşebiliyor?
Okuduğum araştırmaların neredeyse tamamı aynı noktada buluşuyordu:
İklim değişikliği5,.
Burada önemli bir ayrıntı var.
İklim değişikliği çoğu zaman yangını başlatan kıvılcımı oluşturmuyor. Ama o kıvılcımın nasıl bir yangına dönüşeceğini büyük ölçüde belirliyor11.

Bunu anlamak için karmaşık modellere gerek yok aslında.
Aynı kıvılcımı iki farklı ormana düşürdüğünüzü düşünün.
Birinde toprak günlerdir nemli. Bitki örtüsü canlı. Hava serin.
Diğerinde ise haftalardır yağmur yağmamış. Toprak kurumuş. Hava sıcak. Rüzgâr kuvvetli.
İkisi de aynı kıvılcımla başlıyor.
Ama aynı hikâyeyle devam etmiyor.
Araştırırken beni en çok şaşırtan kavramlardan biri Söndürme Paradoksu oldu.
Söndürme paradoksu, yangınları sürekli ve tamamen bastırma çabasının bazı ekosistemlerde gelecekte daha büyük ve şiddetli yangınların ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceğini anlatıyor12.
İlk duyduğumda kulağıma oldukça çelişkili geldi.
Yangınları söndürmek nasıl olur da daha büyük yangınlara zemin hazırlayabilir?
Elbette burada kastedilen yangınlara müdahale edilmemesi değil.
Bilim insanlarının dikkat çektiği nokta başka.
Bazı orman ekosistemlerinde uzun yıllar boyunca bütün küçük yangınların tamamen engellenmesi; kuru dal, yaprak ve çalı gibi yanıcı materyalin orman tabanında giderek birikmesine neden olabiliyor. Böylece yıllar içinde adeta dev bir yakıt deposu oluşuyor12.
Sonra kuraklık geliyor.
Sıcak hava dalgası geliyor.
Bir kıvılcım düşüyor.
Ve ortaya geçmişte görülmeyen büyüklükte yangınlar çıkabiliyor.
Bu yüzden günümüzde yangın yönetimi yalnızca yangını söndürmeye değil, ormanın gelecekteki yangınlara nasıl hazırlanacağına da odaklanıyor.
Yangının etkisi, alevler söndüğünde sona ermiyor.
Yüksek sıcaklık toprağın yapısını değiştirebiliyor. Toprağın su emme kapasitesi azalabiliyor ve ilk kuvvetli yağmurlarla birlikte erozyon riski artıyor. Avrupa’da yapılan çalışmalar bazı bölgelerde yangın sonrası ilk yıldaki toprak erozyonunun yaklaşık on iki kat artabildiğini gösteriyor5,13.
Bir başka görünmeyen etki ise dumanda saklı.
Yangınlardan yükselen ince partikül maddeler (PM2.5) yalnızca yangının olduğu bölgeyi etkilemiyor. Rüzgârlarla yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzağa taşınabiliyor14. Solunum ve kalp-damar hastalıkları üzerindeki etkileri nedeniyle dünya genelinde çok sayıda erken ölümle ilişkilendiriliyor2.
Yani, yangın alevler söndüğünde bitmiyor.
Toprakta, havada, suda ve insan sağlığında devam ediyor.
Peki Ne Yapabiliriz?
Bu yazıyı hazırlarken fark ettiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:
Orman yangınlarıyla mücadele yangın başladığında başlamıyor.
Asıl mücadele, henüz ortada duman bile yokken başlıyor.
Biz çoğu zaman gökyüzündeki uçakları görüyoruz. Haberlerde helikopterlerin kaç sorti yaptığını takip ediyoruz. Oysa başarılı bir yangın yönetimi yalnızca söndürme çalışmalarından ibaret değil. Yangını önlemek, erken fark etmek, doğru müdahale etmek ve sonrasında ekosistemin yeniden ayağa kalkmasını sağlamak da bu mücadelenin bir parçası.
İlk adım, yangın riskini azaltmak.
Bunun için orman tabanındaki yanıcı materyalin yönetilmesi, yangının ilerlemesini yavaşlatacak alanların oluşturulması ve uygun ekosistemlerde uzman ekipler tarafından kontrollü yakmalar yapılması gibi yöntemler kullanılıyor.
İkinci adım, yangını mümkün olduğunca erken fark etmek.
Gözetleme kulelerinin yanı sıra termal kameralar, uydular, insansız hava araçları ve yapay zekâ destekli sistemler de artık ormanların izlenmesinde kullanılıyor. Çünkü yangının erken fark edilmesi, henüz kontrol edilebilir durumdayken müdahale edebilmek açısından kritik.
Üçüncü adım, doğru müdahale.
Haberlerde çoğunlukla uçakları ve helikopterleri görüyoruz ama sahadaki mücadele bundan çok daha kapsamlı. Kara ekipleri, meteorolojik veriler, kontrol hatları ve yangının davranışını sürekli izleyen uzmanlar aynı mücadelenin parçaları.
Ve son aşama…
Belki de en az konuştuğumuz bölüm.
Yangın söndükten sonra başlayan iyileşme süreci.
Toprak erozyona karşı korunuyor, yanan alanlar izleniyor ve bazı bölgelerde doğanın kendini yenilemesine zaman tanınıyor. Her yanan alana hemen fidan dikilmiyor. Çünkü bazı ekosistemler, doğru koşullar oluştuğunda kendilerini bizden daha iyi onarabiliyor.

Peki bireysel olarak bize düşen ne?
İstatistikler yangınların önemli bir bölümünde insan etkisinin bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle mücadeleyi yalnızca kurumların sorumluluğu olarak görmek mümkün değil.
Bence burada yapılacaklar listesinden önce başka bir şey geliyor:
Doğayla kurduğumuz ilişki.
Kendimizi doğanın sahibi değil, bu sistemin bir parçası olarak gördüğümüzde bazı davranışların ne kadar tuhaf olduğu daha da belirgin hâle geliyor.
Mesela bir sigara izmaritini araçtan dışarı atmak.
Ya da yüksek yangın riskinin olduğu bir günde ateş yakıp, tamamen söndüğünden emin olmadan oradan ayrılmak.
Ben bu davranışların altında yatan düşünce yapısını gerçekten idrak edemiyorum (Bak şimdi bunu merak ettim 🙂 Bununla da ilgili bir şeyler yazmalıyım).
Öte yandan yangın açısından riskli alanlarda yaşayan insanlara da birtakım sorumluluklar düşüyor. Örneğin, tarımsal faaliyetlerde ateş kullanımına ilişkin kurallara uymak, hava koşullarını ve resmi uyarıları takip etmek.
Özellikle çok sıcak, çok kuru ve rüzgârlı günlerde doğa her zamankinden daha kırılgan hâle geliyor. Böyle günlerde kıvılcım çıkarabilecek faaliyetlerden kaçınmak ve en küçük dumanı bile vakit kaybetmeden yetkililere bildirmek yangının büyümeden kontrol altına alınabilmesi açısından büyük önem taşıyor.
Evlerin çevresindeki kuru otların temizlenmesi, çatı ve oluklarda biriken yaprakların düzenli olarak uzaklaştırılması ve kolay tutuşabilecek malzemelerin güvenli şekilde depolanması, dünyada savunulabilir alan15 olarak adlandırılan yaklaşımın temelini oluşturuyor.
Bunların hiçbiri büyük ve gösterişli eylemler değil.
Belki de mesele tam olarak burada.
Yardım etmek isteyenler için de bir not düşmek isterim.
Yangın alanına koşmak her zaman yardım etmek anlamına gelmiyor. Eğitim almamış kişilerin yangın sahasında bulunması hem kendileri hem de ekipler için yeni riskler oluşturabiliyor. Eğer gerçekten katkı sağlamak istiyorsak, Orman Genel Müdürlüğü’nün gönüllülük programları gibi eğitim temelli sistemlere katılmak çok daha doğru bir yol (https://www.ogm.gov.tr/tr/orman-yanginlari-gonullusu).
Bir de en uzun vadeli sorumluluğumuz var:
İklim değişikliğiyle mücadele.
Enerji tüketimimizi ve tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmek, daha temiz enerji politikalarını desteklemek ve çevremizde bilimsel olarak doğru bilgiyi yaymak tek başına yarının yangınlarını durdurmayacak.
Ama gelecekte bir kıvılcımın nasıl bir dünyaya düşeceğini belirleyen büyük resmin parçaları bunlar.
Bu yazının başında bir itfaiyecinin söylediği tek bir cümleden yola çıkmıştım.
“Çok şükür, söndürdük.”
Günlerdir o genç itfaiyecinin yüzündeki yorgunluğu ve gözlerindeki huzuru düşünüyorum.
Keşke bütün yükü yangın çıktıktan sonra onu söndürmeye çalışan insanların omuzlarına bırakmasak.
Yangınlar çıktığında hepimiz aynı üzüntüyü yaşıyoruz. Sosyal medyada aynı görüntülere bakıyor, benzer cümleler kuruyoruz.
Sonra birkaç hafta geçiyor.
Gündem değişiyor.
Duman dağılıyor.
Haberler bitiyor.
Hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Doğa içinse hiçbir şey kaldığı yerden devam etmiyor.
Belki de doğaya duyduğumuz sevgiyi büyük felaketler karşısında ne kadar üzüldüğümüzden çok, kimsenin bizi izlemediği sıradan bir günde yaptığımız tercihler anlatıyor.
Yere atmadığımız bir çöple.
Camdan atmadığımız bir izmaritle.
“Sadece ben yapınca dünya kurtulacak mı?” deyip geçmediğimiz küçük bir eylemle.
Ben bu hafta orman yangınlarını merak ettim. Okudum, araştırdım ve öğrendiklerimi buraya not aldım.
Başlarken aklımda “Yangınlar gerçekten artıyor mu?” sorusu vardı.
Şimdi ise başka bir soru var:
Bir sonraki kıvılcım düştüğünde karşısında nasıl bir dünya bulacak?
Sevgiyle

Kaynaklar
- https://science.nasa.gov/earth/earth-observatory/researchers-detect-a-global-drop-in-fires-90493/?utm_source=chatgpt.com ↩︎
- https://doi.org/10.1007/s11783-024-1890-6 ↩︎
- https://www.jstor.org/stable/resrep51248?seq=1 ↩︎
- https://doi.org/10.1038/s41559-024-02452-2 ↩︎
- https://doi.org/10.3390/fire7080295 ↩︎
- https://doi.org/10.1111/gcb.17392 ↩︎
- https://www.aljazeera.com/news/2026/7/30/europes-heating-climate-sparks-major-intensification-of-fires-report
↩︎ - https://www.ormancilardernegi.org/Yangin ↩︎
- https://cdniys.tarimorman.gov.tr/api/File/GetGaleriFile/330/DosyaGaleri/956/20%20Orman%20Yangınlarıyla%20Mücadelede%20Yenilikçi%20Yaklaşımlar%20Grubu%20Çalışma%20Belgesi.pdf ↩︎
- https://cevreselgostergeler.csb.gov.tr/orman-yanginlari-85850 ↩︎
- https://www.jstor.org/stable/27091477?seq=1 ↩︎
- https://doi.org/10.1038/s41467-024-46702-0 ↩︎
- https://doi.org/10.1016/j.envres.2022.114936 ↩︎
- https://doi.org/10.1016/S2542-5196(24)00144-X ↩︎
- https://www.fria.gr/WARM/chapters/warmCh15Sanchez.pdf ↩︎
Yorum bırakın