Bilim Güncesi #01

Bilgi Üretmek Gerçekten Masum Bir Eylem mi?


81 yıl önce, 6 ve 9 Ağustos 1945’te, yüz binlerce insanın hayatını kökten değiştiren iki karanlık gün yaşandı.

Ama değişen yalnızca insanların hayatı değildi. Bilim, teknoloji ve toplum arasındaki ilişki de geri dönülmez biçimde sarsıldı.

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya bırakılan “Little Boy” ve üç gün sonra, 9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan “Fat Man”, saniyeler içinde on binlerce insanın hayatını kararttı. 1945’in sonuna gelindiğinde Hiroşima’da yaklaşık 140 bin, Nagazaki’de ise yaklaşık 70 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyordu.

Bu korkunç teknolojinin arkasında ise dönemin en parlak bilim insanlarından bazılarını bir araya getiren Manhattan Projesi vardı.

Projenin Los Alamos’taki bilimsel lideri J. Robert Oppenheimer, 16 Temmuz 1945’te gerçekleştirilen ilk nükleer deneme Trinity’yi yıllar sonra anlatırken, o devasa patlamayı gördüğü anda zihnine Bhagavad Gita’dan bir dizenin geldiğini söylemişti:

“Şimdi ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.”

Savaşın ardından Başkan Truman’la yaptığı görüşmede ellerinde kan olduğunu hissettiğini söyleyen Oppenheimer’in hikâyesi, her okuduğumda beni yeniden düşünmeye zorluyor.

Bilim insanlarının bilimsel bilgiyi nasıl ürettikleri üzerine kafa yoran bir bilim insanı olarak, sanırım Oppenheimer’la oturup uzun uzun konuşmayı çok isterdim.

Ve ona ilk sormak istediğim sorulardan biri şu olurdu:

Bilgi üretmek gerçekten masum bir eylem mi?

Bilimsel Bilgi Aynı Anda Hem Yaşamı Hem Ölümü Mümkün Kılabilir mi?

Oppenheimer’e soracağım sorunun cevabını düşünürken tarihte biraz daha geriye gidiyorum. Karşıma bir başka Nobel ödüllü bilim insanı, Fritz Haber, çıkıyor.

Haber, Carl Bosch ile birlikte yüksek sıcaklık ve basınç altında amonyak sentezlenmesini mümkün kılan yöntemi geliştirdi. Bu yöntem yapay gübrenin büyük ölçekte üretilebilmesinin önünü açtı. Tarımsal üretim artmış; bugün milyarlarca insanın beslenebilmesini mümkün kılan teknolojik dönüşümlerden birinin temeli atıldı.

Buraya kadar anlatınca Haber’in hikâyesi, bilimin insan yaşamını nasıl değiştirebildiğinin etkileyici bir örneği gibi görünüyor.

Ama hikâyenin başka bir tarafı daha var.

Fritz Haber, Birinci Dünya Savaşı sırasında kimyasal silahların geliştirilmesinde aktif rol aldı. Klor ve fosgen gibi zehirli gazların savaş alanlarında kullanılmasına yönelik çalışmalar yürüttü.

Tam burada Oppenheimer’e sormak istediğim soru biraz daha karmaşık hâle geliyor.

Çünkü karşımızda artık yalnızca “iyi” ya da “kötü” bir bilimsel bilgi yok.

Bir tarafta insanların beslenmesini mümkün kılan bilimsel ve teknolojik bir gelişme, diğer tarafta ise insanların öldürülmesi için kullanılan kimyasal bilgi var.

Haber’i okurken kendime şunu soruyorum:

Bilginin ahlaki niteliğini belirleyen şey bilginin kendisi mi, onu üreten kişinin amacı mı, yoksa o bilginin ne için kullanıldığı mı?

Belki de bunların hiçbirini birbirinden bütünüyle ayırmak mümkün değil.

Bilim Bir Golem mi?

Haber’in hikâyesini okurken zihnimde sürekli aynı metafor dolaşıyor: Golem. Harry Collins ve Trevor Pinch’in bilimi anlatmak için seçtikleri o güçlü metafor…

Yahudi mitolojisindeki Golem, insan eliyle kilden yaratılan güçlü bir varlıktır. Muazzam bir güce sahiptir; ancak kusursuz değildir. İnsan eliyle yaratıldığı için ilahi bir mükemmelliği temsil etmez. Aksine, onu yaratanların sınırlarını, hatalarını ve eksikliklerini de taşır.

Collins ve Pinch bilimi anlatmak için Golem’i seçerken bence çok önemli bir şeyi hatırlatıyorlar:

Bilim de bir insan etkinliği.

Güçlü, yaratıcı, dünyayı değiştirebilecek kadar etkili…

Ama aynı zamanda yanılabilir, kusurlu ve onu üreten insanlardan ve içinde üretildiği toplumdan tamamen bağımsız değil.

Golem metaforunu bu yüzden seviyorum.

Çünkü bizi “Bilim iyi midir, kötü müdür?” gibi kolay bir sorudan çıkarıp çok daha zor bir yere götürüyor:

Bu kadar güçlü bir bilgi üretme biçiminin sorumluluğunu kim taşıyor?

Bilim insanı mı?

Politikacı mı?

Bilgiyi teknolojiye dönüştürenler mi?

Onu kullananlar mı?

Yoksa hepimiz mi?

Bilim Gerçekten Değerlerden Bağımsız Olabilir mi?

Golem üzerine düşündükçe, aklım başka bir soruya kayıyor: Bilim gerçekten değerlerden bağımsız olabilir mi?

Bilim felsefecisi Heather Douglas bu konuda önemli bir tartışma açıyor.

Uzun süre bilimin idealinin değerlerden bağımsız olması gerektiği düşünüldü. Bilim insanının görevi güvenilir bilgiyi üretmekti; bu bilginin nasıl kullanılacağı ise siyasetçilerin, karar vericilerin ya da toplumun meselesiydi.

Kulağa oldukça temiz bir iş bölümü gibi geliyor.

Bilim insanı bilgiyi üretir.

Politikacı karar verir.

Toplum sonuçlarıyla yaşar.

Ama gerçekten bu kadar kolay mı?

Douglas’a göre değil.

Çünkü daha hangi sorunun araştırılmaya değer olduğuna karar verirken bile toplumsal değerler, öncelikler ve kaynaklar devreye giriyor. Araştırmanın olası sonuçları, belirsizlikleri ve hata yapıldığında ortaya çıkabilecek zararlar da bilimsel kararların tamamen dışında bırakılamıyor.

Bu noktada Oppenheimer’e sormak istediğim soru bir kez daha değişiyor.

Artık yalnızca:

“Bilgi üretmek masum bir eylem mi?”

diye sormuyorum.

Şunu da merak ediyorum:

Bir bilim insanının sorumluluğu, ürettiği bilginin doğruluğuyla mı sınırlıdır; yoksa o bilginin doğurabileceği sonuçları da düşünmek zorunda mıdır?

Hiroşima ve Nagazaki’den Sonra Bilim İnsanı

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, geride yalnızca yıkılmış şehirler bırakmadı.

Atom bombası, füzeler ve kimyasal silahlar bilimin toplumdaki konumunu da tartışmaya açtı.

Winston Churchill’in söylediği gibi:

“Taş devri, bilimin parıldayan kanatlarında geri dönebilir.”

Ne kadar tuhaf bir çelişki…

İnsanlığı ilerleteceğine inandığımız bilim, aynı insanlığı Taş Devri’ne geri götürebilecek bir güç üretmişti.

Belki de bu yüzden savaş sonrasında bilim insanının toplumdaki rolü üzerine yeni bir gerilim ortaya çıktı.

Bilim insanı yalnızca bilgi üreten bir uzman mıydı?

Bilimsel bilgisinin toplumsal sonuçları konusunda söz söylemeli miydi?

Yoksa görevini tamamladıktan sonra kararları politikacılara bırakıp araştırmalarına mı dönmeliydi?

Bilimin nesnel, rasyonel ve değerlerden bağımsız bir faaliyet olarak sunulması bu sorulara oldukça rahat bir cevap veriyordu: Bilim insanı bilgiyi üretir; başkalarının o bilgiyle ne yaptığı onun sorumluluğunda değildir.

Ama herkes bu rolü kabul etmedi.

Bir Bilim İnsanı Tehlikeyi Görüyorsa Susabilir mi?

Burada karşıma Carl Sagan çıkıyor.

Ve Sagan’a geldiğimde mesele benim için başka bir yere evriliyor.

Sagan, olası büyük ölçekli bir nükleer savaşın ardından atmosfere karışacak parçacıkların güneş ışığını engelleyerek küresel sıcaklıkların ciddi biçimde düşmesine yol açabileceğini gösteren “nükleer kış” çalışmalarının kamuoyuna taşınmasında önemli rol oynadı.

Yalnızca bilimsel makaleler yazmakla yetinmedi.

Nükleer silahlanmaya karşı açıkça konuştu. Kamuoyunu uyarmaya çalıştı. Protestolara katıldı. 1987’de Nevada’daki nükleer test sahasında düzenlenen bir protesto sırasında tutuklandı.

Çünkü Sagan için bilim insanının sorumluluğu bilimsel bilgiyi üretmekle bitmiyordu.

Eğer sahip olduğunuz bilimsel bilgi toplum için ciddi bir tehlikeyi görmenizi sağlıyorsa, bunu topluma anlatmanın da bir sorumluluk olduğunu düşünüyordu.

İşte Sagan’ın hikâyesini bu yüzden Oppenheimer ve Haber’in yanına koymak istiyorum.

Oppenheimer bana bilim insanının ürettiği bilgiyle ilişkisinin ne kadar karmaşık olabileceğini düşündürüyor.

Haber, bilimsel bilginin ve teknolojinin birbirinden tamamen farklı amaçlara hizmet edebileceğini gösteriyor.

Sagan ise başka bir soru soruyor:

Bir bilim insanı tehlikeyi gördüğünde susabilir mi?

81 Yıl Sonra

Bugün Hiroşima’nın üzerinden 81 yıl geçti.

Oppenheimer’e sormak istediğim soruların hiçbirinin geçmişte kaldığını düşünmüyorum.

Tam tersine.

Bugün yapay zekâyı konuşuyoruz.

Genetik mühendisliğini konuşuyoruz.

İklim teknolojilerini, otonom sistemleri, uzay teknolojilerini konuşuyoruz.

Bilimsel bilgi üretmeye ve bu bilgiyi giderek daha güçlü teknolojilere dönüştürmeye devam ediyoruz.

Ve yine aynı soruyu soruyoruz:

Bunu yapabilir miyiz?

Bilim bu soruya cevap vermekte oldukça başarılı.

Ama Hiroşima’nın bize bıraktığı mirasın belki de başka bir soru olduğunu düşünüyorum:

Yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına geliyor mu?

81 yıl sonra Oppenheimer’e sormak istediğim ilk soruya hâlâ bir cevap verilebileceğinden emin değilim.

Bilgi üretmek gerçekten masum bir eylem mi?

Belki de asıl mesele bilimin masum olup olmadığına karar vermek değildir.

Belki de asıl mesele, giderek daha büyük bir güç üreten bilim ve teknoloji karşısında nasıl bir sorumluluk anlayışı geliştireceğimizdir.

Çünkü bilimsel bilgi toplumdan bağımsız olarak üretilmiyor.

Hangi soruların araştırılmaya değer bulunduğundan, hangi çalışmaların destekleneceğine, hangi problemlerin öncelikli kabul edildiğinden, üretilen bilginin nasıl kullanılacağına kadar bilim ile toplum arasında sürekli bir etkileşim var.

Toplum bilimin yönünü etkiliyor. Bilimsel bilgi yeni teknolojilerin geliştirilmesini mümkün kılıyor. Teknoloji ise hem yeni bilimsel sorular ve araştırma olanakları yaratıyor hem de dönüp dolaşıp içinde yaşadığımız toplumu değiştiriyor.

Yani bilim, teknoloji ve toplum arasında tek yönlü bir ilişki yok. Her biri diğerini dönüştürüyor.

Ve sonunda hepimiz aynı Golem’in karşısında duruyoruz.

Belki de bugün sormamız gereken soru şu:

Yarattığımız bu gücün sorumluluğunu almaya hazır mıyız?

Etiketler

Yorum bırakın

Eğitim araştırmacısı bir anne ve kızının ortak keşif güncesi. Sezeniko, kişisel ve mesleki gelişime duyduğu tutkuyla; bilimi, sanatı ve edebiyatı her yaştan okur için anlaşılır ve keyifli bir deneyime dönüştürüyor.